Zurnanın Zırt Dediği Yer

Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış;
Ama size kalacak.
Olur a, Sultan Süleyman bilememiş işini;
Ama siz bileceksiniz.
Şöyle sizinle beraber üç beş kişi;
Öte yanı kördöğüşü.
Bir gün yaşamışsınız, ömrünüzde bereket;
Akşam olmu kendiliğinden;
Bir konağınız var dayalı döşeli;
Kapıda arabanız, oda oda mutluluğunuz;
Kadehte kuşsütü var, tabakta minaregölgesi…
Biraz da aşk masalı ekleyin bu düzene;
Eklediniz mi?
Oh, yaşamak ne güzel şeymiş be!
Güzeldir tabii…

Şimdi de bir oda düşünün bakalım;
Halı, kilim hakgetire.
Ekmeğin, katığın lafı hiç edilmesin,
Otu ocağı bir kalem geçin;
Beş kişşi uzanmış bir sedire,
Basıyorlar küfürü;
Kime?
Ne bileyim ben, kime…
Bu oda niçin mi yoksul?
O beş kişi yoksul da onun için.
Bu bayların, bayanların derdi ne mi?
Ne olacak: Memleketin derdi.
Peki ama, çaresi yok mu bu işin?

Ha şöyle,
Düşünmeye alışın.

Uyan

Hadi uyan
Günışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar tüneğinden uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin

Hadi uyan
Aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
İlkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
Yoksul olsan da uyan
Garip olsan da uyan
Madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için
Madem ki iyisin, iyiliği yaşatmak için
Madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için
Hadi uyan
Denizi dinle yaşamak desin
Toprağı dinle barışmak desin
Göğü dinle sevişmek desin
Bir plak konmuş gibi gramofona
İşte aşk işte özlem işte savaşmak gücü
Uyan diyor usansana

Hadi uyan
Sevdiğim uyan
N’olur uyan

Xavier cugat

Amma da yaptın şıllık kız,
Dağlıysak, insan değil miyiz yani?
Davarları sattık; vurduk üçbini,
Öküzleri sattık; vurduk beşbini,
Bu parayı mezara mı götüreceğiz?

Hele gel, seni vizon pöstekilere saram;
Koluma takıp, Kervansaraya gidem;
Sana Chat-Noirlar alam mı;
Kokluyanın burnu düşsün.
Joze İturbiden Xavier Cugatdan
Sana pilak alam mı?
Oçalsın, sen tepinedur..
Seni eşek sütünden banyolara yatırıp,
Cemalini binliklere yakam mı?

Naylonuna ne verem?

Yavru ağzı

Kör aşı tutunca, ipeğe hızlanır iğdiş dut ağacı
Saklamakla olmaz bu, çocuğa söylemeli
Ben böyle iyiydim dersin, ite kaka götürürler;
çiçeklenmiş döngeller
Zift mavisi bir akşam iner, güme gider pencere
Boşuna bir gecede harcanır gündüz gücü
Sonunda kançanağı bir göz düşer menekşeliğe

Bir tutam saç, bir diş kökü, bir canlı tırnak
Ta buğulu buğulu gübrelerin içinde

Güzellikle pembelikle şenlikle
Dilince söylemeli
Usulcacık büyüyor, kime büyüyor o
Ben niye sinirliyim, niye severim annesini
Çocuk bilmeli

Oğlum Hasan demeli

Sofra adabı

Keşkek şu kazanda kaynar, benim bildiğim;
Su güveçte helmelenir fasulya.
Kuzu şu karar ateşte çevrilir;
Tuzlama şu tabağa konur ille…
Yumurta şu sahana kırılır.
Çorba mı? Çorba şu kaşıkla içilir tabii,
Hoşaf bu kaşıkla..
İster uskumru olsun, ister kolyoz,
İster orkinos, ister hanos;
Balık şu bıçakla kesilir..
Şarap siyahsa şu kadehe konur elbet,
Beyazsa bu kadehe

Yavan ekmeği nasıl yersen ye…

Odun

İstanbulun ortasında bir bahçe
Silme güvercin tavanı
Yeşeren ekinlerin muştusunca
Eylül bitiminin aydınlık günü

Sıcaktın aşklıydın bence
Sensizlikten bir yoksuldum yavandım
Şuramda saklı sımsıcak ekmeği
Senin doyumluk aşına bandım

Bakmakla doyulmaz çeşniden
Özlemlerle ısınmış bir yüzün vardı
Gayri çil çil düzen yokluğunla küf kesilir
Bunca ömrüm varlığınla uzardı

Salt sana vergi umudu aşılamak
Dipdiri aklın fikrin yüreğince uluydu
İçin dışın bozela gümrah gözlerin
Güzeldi yeniydi İstanbulluydu

Hayatı bölüşürken güleçtik dobra dobraydık
Sana ekli yaşamak elbet içimde sindi
Hani yüzümüzü ağartacak günlere teşne
Yoksun çağlar dost çağanlar içiydi

Sen vardın sonyaz vardı bitişiğimde
Bambaşka gördüm ülkeyi halkı acunu
Gerçekliğin bacasında kopkopu tütün
Gürül gürül yanası ocağımın odunu

Kıvancım sensin ergem sensin bilgim sen
Kuşandıkça seni ben eden kılık
Barışla hürlükle sevdayla gelen
O cayılması ayıp mutluluk

Pastırma Yazı

Dedim ya benim aşklarımın doğrusu bura
Bura benim yarınımdan sakınan tel tel
Bura işte ilkyazından irkilip huylandığım
Dedim ya gün batmadan kunnamaz çakal

Isıtmaz solutmaz bir aşkın doğusu bu
Köpeklemiş havuzda boğum boğum kediler
Hoşundu be İstanbul hoşundu savsak günler
Çöl dünümle ikizlenen ne yavan olgu

Bu çağandan kalacak bir sünepe bildiri
Öncelenmiş yalanlarla yakapaça gidiyor
Olmaz olaydı bu yaz, demez olaydı şiir
Dedim ya aşkımızın en firaöun günleri

Kastatı bir güz içi daldım yazık hayatıma
Hasan diye birim vardı uzamış perçemleri
Ben, Güzin, yaz da bitti e sonra
Amcasına babasına pay veren çiçekleri

Horozdan korkan oğlan

Kapı çalındığında ben belki uyumuşum
Belki azıcık bahçe dikiyorum bir saksıya
Şimdi yaz bahar ayı, kim kime kanıksıya
Evet, evliyim bir çocukluyum

Hayınlığı depreşti miydi bu kedinin
Çolak bir pençe içimi tırmalıyor
Elimi çebime sokuyorum, batıyor
Ucu, paslı bir iğnenin

Kardeşim, tavanda bile o sinsi ayakları
Hırsızlama bir duyarlık soluğumu kesen
Gök bile kuşladı ama hanimiş sen
Yoldukça üredi şeytan tırnakları

Hani İstanbulu bu evin, hani zurnabalığı
Üç pencere ölüsünde bir daracık Üsküdar
O babacan acıkmıya varıyorum daralar
Sofrada bir tutam çamurlu hindibağı

Saframı kabartan bir şey var kapı zilinde
Tam o kez yumurtluyor gözümün sinekleri
Hele o ham salılar, o haziran kökleri
Büyümüş gibi kendi dizidibinde

Ömründe hiç insan görmedi mi ne
Nedir o kuyulara iğiliği, damlara tırmanığı
Kanamış ibiğinden oğlanların ürktüğü
Horozlar eşiniyor zincirleme

Merdivene çömel de bak, cumbaya uzan
Gün battı çivileme
Sen açarsın kapıyı, daha gelmedi dersin
Yalan mı, her ikindi uğramam eve