okulun arkası

okulun arkasında
hem nehirlerin aktığı yerde buluşalım.
bütün şarkılardan ve pusulardan uzak
eteğinin inceldiği yerde buluşalım.

ölmeye meyilli bir militan gibi
filtresinden her çekişimizde sigaranın
bir başka delik bulalım sığınacak.
hani verse elini arjantine gidelim
ya uçarak ya yüzerek
gidelimde mutlaka geri dönelim!

biliyorum bende – bu kış çok zor geçecek-
belki hüzünlü bitecek öykümüz
belki ağır aksak devam edecek.
aynalı çarşıda hüzün kaynayacak
-rutin-
kahramanlar silahlarını yaslayarak kıyıya
musalla taşında bizi anacak.

-aynalıçarşıda matem olacak-

okulun arkasında buluşalım
bilirsinki tüm gençliğimi saklayan mabed
saklayacaktır aşkıda.
matem olacak, cehennem olacak, kırmızı olacak
mintanının inceldiği yerde buluşalım,
senin yaşadığın heryer
okulun arkası olacak.

-aynalıçarşıda zaman duracak-

ölümsüz

karanlık bastı, ölmeye hazır değilim
nihavend şarkı, martı çığlıkları, gürültü.
bu gece serseri bir resim
ve ben; ölmeye hazır değilim.

163 yumruk yediğim geceden beri
görmedim korkunun böylesini.
paçalarımdan sızıyor merhamet
bir seferde benim için -beni- affet.

affet ki kadınların dudaklarında kalmasın ismim
ve göğüslerinde yazılı ismim
sızıpta beyinlerine yer etmeden yetişeyim..
inan bana ölmeye hiç hazır değilim.

maveraünnehirden
mezraibotana
kaçarken yitirdim kardeşlerimi
biraz gözlerime bakın
biraz kan
biraz aydan..

ölmeye hiç hazır değilim..

gümüşten heykelini diktiler karadeniz üstüne

gümüşten heykelini diktiler karadeniz üstüne
gözleri çakmak çakmak,
burnu dik; burnu uzun
dedilerki bütün büyük şairler
fransız ihtilali ürünüdür!

oysa ezber dışında yazdı şiirlerini
biraz fransızdı
biraz rus
hint vardı içinde hem
doğudan kokuyordu.
kendisi gibi
biraz tola osman
biraz kuvayi milliye..

yazıyordu ha yazıyordu
doğudan yazıyordu..

askerler

yeni gün
bereketsizlik getirdi şehre.
sular kurudu
ve yandı kuru ağaçlar.

tavanı alçaldıkça yeryüzünün
kısaldık
uzun boylu çocuklardık halbuki.
erkekler topluluğunda bir şarkıydı
herkesin içinde aynı heves;
herkes ölmemeyi umuyordu.

oysa şehrin ışıkları
değmemişti gözlerimize
ama bekliyordu bizi
şefkatle
genç kızların diri göğüslerinde.
….
kıvılcımı yıldız zannedip
geceyarısını mendillere işledik.
erkekler topluluğunda bir şarkıydı bu
adı cesaret
adı öfke
adı bilmem ne!
biz sadece ölmemeyi umuyorduk
ve şehir bizi bekliyordu
genç kızların küçük ellerinde.

akıp giden zamanın bir parçası,
uçurum kenarında cesaret,
hiçbir şair inemedi dizelerinde
çürüyen omuzlarının üzerinden
başlarını verişlerine.

yeni gün
bereketsizlik getirdi şehre;
genç kızlar hep sonbahar kaldı

29 deneme

I

Birisi bana ölümü anladığını söylerse ona “ nasıl” diye sorarım? Birisi bana ölümü yaşadığını söylerse “onu anlamadığımı” söylerim.
Birisi bana ölümü anlat derse cevabım “hatırlamıyorum” olacaktır;
“ama ölümü tattığımı biliyorum”.

II
Yirmi dokuz sene geçmiş.. Bunun farkına yoğun bakım odasında varmak geçirdiğim ameliyat kadar acıttı beynimi. Bir şeyler yapmalıyım ve dün benim olan günler bugün kaybettiklerimle aynı değerdeyse bunu yapmak için oldukça az zamanım kaldı demektir. Bugüne kadar yazdığım onlarca şiiri koyuyorum öykümün başına; onlar torunuma mirasımdır ve herkes şahittir ki bırakacak bu değersiz ve zamana özel şiirlerden başka hiçbir şeyim yoktur, çekilmesine hep karşı çıktığım birkaç resim dışında. Tamamı henüz yaşamayan O’nadır bu şiirlerin ve bu yazılan öykünün ise muhattabı Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sinde yaşayanlardır.

III

Kronoloji diye bir şey duymadın mı? Okuyuculardan bazıları başlangıçta şiddetle tekrarlayacaklar bu soruyu ama sonra anlayacaklar ki yaşının yirmi dokuz olduğunu bilen yazar bu yirmi dokuz seneyi hangi yıl aralığında geçirdiğini bilmemektedir.

IV

Ağlayarak doğuyor insan; gözyaşlarımı seviyorum.
İnatla yaşayanları; film yıldızlarını , siyasetçileri, kapıcıları, fikir adamlarını, futbolcuları, ,
bakkalları, yazarları hakimleri, gevezeleri.. Bu Ülke’yi..

V

Yarın başka bir gün.
Scarlet O’hara (Rüzgar Gibi Geçti’den)

Bölüm -A-

Odanın ışıkları kapandığında,
gözbebeklerinin sezemediği ayışığı
tavanda yıldızlara veriyordu hikmetini.
Yıldızlar tavana mahkumdu; çünkü odanın dışını sis basmıştı. Ve çocuklar bile biliyordu ki “
gözlerin bulandığı yerde korku hükümdardır.”

I
Kırk yaşlarında sakalı beyaza teslim olmak üzereydi.
Oysa o beyaza teslim olalı 15 sene geçmişti bile.
“Seksenler” dendi; Bodrum’u ilk keşfedenlerden,
darbe gölgesinde yaşayanlardan. Hiç kalabalığın arasına girmemişti; ama şimdi tahta sandık kucaklarında dört kişi, yattığı yere doğru gelmekteydi.
Sakalından önce kanına karışan beyaz, seksenlerin en büyük hediyesi;
“ Şeytan dostlarını bile sevmedi”

II
İnsanların elleri küçüktür
Ve yumuşak!
Anne;
Neden benim ellerim büyük
Ve avuçlarım nasırlı?

III
En kötü soru, insanın kendini yargılarken sorduğu sorudur. Henüz cevabı bulunamamış sorular. Aklın karıştığı noktada cevap dışarıdan gelir. Kimi zaman siyah kimi zaman “beyaz” la..

IV
Esir’in Güncesi
Son Söz
Dostun var mı? Benim dostlarım birer birer gittiler, güneşin arkasındaki köye. Etimde siyah lekelerle kaldım. Beni anlamak için mektup yazmayın; beni alın ve soyağacında ismim yer- alsın.

“Uzaktan mavi, yakından yeşil olan deniz; avuçlarımda niye renksizsin?”