YORGUNUM

Henüz on dört yaşında değil miydin sen
Uçurtmasız Çocuklar adlı şiirin
Gazetede yayınlandığında
Ve oradan aldığın yüz bin lira ile mahallenin
Tüm çocuklarına uçurtma aldığında.
Henüz on dört yaşında değil miydin sen
Tüm o sevdiğin arkadaşlarından koparılıp
Yorgun beygirlerin çektiği tahta arabayla
Başka bir mahalleye taşındığınızda

İstenmiyordunuz artık oralarda
Baban kendini koyuvermişti ya nicedir
Anan gitti diye uzaklara
Eflatun bahçelerde biriktirdiğin sevinçler
Ertelendikleri baharları beklemiyor mu hala
Bu yüzden değil mi dalıp gitmeleri gözlerinin
Bu yüzden ne zaman aşık olsan sevsen ne zaman
Kalbin bir uçurtma olur da tutar ipini bir çocuk
Eflatun bahçelerde yalnız ve bitmez bir umutla
ve hep on dört yaşında….

09.09.2006

KAĞIT GEMİLERİN KAPTANI

Hep kadınlar olmuştur
Aşklarımda ilk giden
Çünkü kaptanıdır gemiyi
En son terk eden..

Yirmisinde Bitiyor Hayat

Ben yalnızlığımı sevdim, yalnızlığımda seni
Git
Çünkü sen aşk ol
Hayat yirmisinde bitiyor çünkü
Gerisi çocukluğunun faturası, gerisi mutsuzluktur
Anladım insana göre değil aşk
Kendinle kaçtığın her yer umutsuzluktur çünkü

Kırdım işkence aletlerimi çıkardım hayatımdan
Ne telefon, ne adres, ne bir kapıyım şimdi
Aşk dediğin bir kız çocuğunun bayram sevinci
Demek O’na gidiyorsun, mutlu ol sevgili
Sokak lambasının ışığında utangaç kar taneleri
Ayrı yollara savrulmuş darmadağın iki sevgili
iki ayrık kar tanesi.
Sen ve ben ya da hepimiz gibi.
19/01/2003

ÜÇ GÜL KARANFİL

İçine kapanık bir sahil kentiydi
Ardı dağlık önü her mevsim denizdi
Bize o zamanlar dünyanın merkeziydi
Gitmek ise bir yalnızlık sürgünü
Gitmek belki delilik
Belki bir ulaşılmaz derinlikti
Krizantem gecelerde kötürümdü saatler
Üstelik erken kararıyordu kayalıklar
Üstelik kıyasıya sevmiştim
Seni karanlıkta bırakmak olacak iş miydi
Balıktan geçinirdik / midyeciydik / deniz emekçileriydik
Olur olmaz kararırdı deniz / korsandık biraz
Babayı geçtik mi! çocuklar gibi sevinirdik
Lodos batıdan gelirdi kuzeyin hırçın kızı poyraz
ve her yönden sen gelirdin, bakir şiirlerimin gelini
ne uğurlayanımız oldu ne de karşılayan biri
caddelerden bahçelere yürüyen bir yaraydı yağmur
düşe kalka emekleyen bir çocuk korteji
kazıtmıştım yüreğimi kel geziyordum düşleri
karakolda kefaleten bırakmıştım dişlerimi
aşk mezarım oldu yalnız kaldım her kavgada
sonra yüzleştim hayatla sorguladım kendimi

ve onlar geldiler bir salgın gibi
dökülen bir sıva gibi geldiler,
patlamış bir hortum gibi geldiler
palavralarıyla
politikalarıyla
betonlarıyla geldiler
kuzgun sürüsüydü onlar
bir intikam gibiydiler
marşandiz katarıydılar
bir kızıl yaraydı onlar
sonra gecemizi sis bastı neşemizi polisler
kızışmış yılanlar gibi hep peşimizdeydiler

bir babaydım yemen çöllerinde
bombalar yağarken köyüme
yağmurları gibi akıyordu yurdumun
çocuk kanları emekleyerek kentlere
madenci Ramirez’dim Brezilya madenlerinde
ben başlattım kavgayı
Güney Afrika’da altın kapitalistleriyle
ve erimiş altını Latin Amerika yerlileri
dökerken İspanyol fatihlerinin aç gözlü gırtlaklarına
ben oradaydım
orada doğduğum kentteydim
ve sağ salim sabaha çıkabilmekti tek derdim
ve Kosavalı çaresizliği sefaletin
satılırken generaller savaş meydanlarında
beyaz adam kırbaçlarken zenci kadınları
ben orada yaşama telaşındaydım
Yahudileri fırınlarken Nazi subayları
Ve de Yahudiler parçalarken Filistinli bebelerin gözlerini
Hitler beynine dayadığında kanlı tabancasını
Evleri ve defterleri ve okulları yakılırken Kürt çocukların
ve karısı ve babası ve beşikte bebesi vurulurken
her namlu bir başka karanlığa gizlenirken
ben oradaydım / kördü ama gördü gözlerim
Nagasaki’de çiçek toplayan bir çocuktum ben
Atom bombası düşerken annemin bahçedeki sesine

Sen devam et yemeye yurdumu ey zalim
ama ben hep düşünüyorum
o geçmiş ve gelecek güzel günleri
yürürken, çalışırken, uyurken düşünüyorum
sizi inlerinizde boğmayı nasıl
düşünüyor nasıl istiyorum
çünkü biliyorum ki okşayacaktır şiirlerimi
kor alevler gibi bir demircinin elleri
ve anlayacaktır / tutunacaktır da belki
örselenmiş bir aşkın onulmaz esrikliği
ola ki öğlen paydosunda bir işçi
bir kenara çekilip yağlı tulumuynan
mutlak okşayacaktır kendine dair bir dizeyi
çünkü işçidir O’da benim gibi
görmüştür dünya faşizmini
senin binlerce yıldır gördüğün gibi

17/04/2003

Uykulara Saklanmak

Önce haftada bir görüştüler
Görüşemeyince üzüldüler
Gözlerini yıldıramadı yokluk
Ne de aradaki mesafeler.

Günler ayları kovaladı aylar ayrılığı
Kadın bir şarkı hatırladı
Sevgi yetmez dedi sonra
Adam fazla konuşmadı

Saklayacağım dedi kadın içinden
son damla gözyaşımı
belki mezarımda susuz kalmış bir karınca
yada körpecik bir filizin
hayat bulur yaprağı

O gece bir hoştu kadın
iğneli çamın altında
bir başına dans ederken
ağlamak istemişti
seni seviyorum dedi adam
avazı çıktığınca içinden
haykırmak istiyorken
söylemeye gecikmişti
oysa çoktandır razıydı yılan olmaya
düşeceği denizlerde kadın
sarılsaydı boynuna.

Sonra yel olup geçtiği taşlarda
yağmur olup düştüğü yapraklarda
dokunduğu kelebeklerin kanatlarında aradı
öpmeye kıyamadığı dudakların tadını
bazen de ateş olup yaktığı ormanlarda
ve kar olup söndürdüğü ateşlerde aradı
deniz olup taştığı kıyılarda
hayatının en güzel sabahlarında,
sancılı akşamlarında
en kahırlı ve en uzun gecelerinde aradı

Ne çerçevende resmim
Ne karnında bebeğim kaldı
Ne bir hesap, ne bir korku
Bana sade gülüşün kaldı…

SON ÖPÜŞ


sonra sustular / sustu gece
tüm kötü sözleri birbirlerine
söylemiştiler az önce
sonra bir türkü başladı radyoda
gülümsediler
zaten nicedir o türküydüler
söndürdü kadın son sigarasını
öfkeli bir deniz çizdi
bakışlarıyla karanlığa
gitme diyemezken adam sözde
bakmayacaktı ardı sıra
kapıya kadar yürüdüler
bir an gözgöze geldiler
turnalar gibi sessiz ve dingin
gizli göklerde saklı vadileri düşlediler
son kez öpüştüler.

Sürüden Sürüleli

Diyorlar ki O’nun için
Gözleri sakalının siyah azınlığı
Gözlerinde deliler uyanır gece yarıları
Güvenmez güven vermez diyorlar
Bulaşıcı ve tehlikelidir yalnızlığı
Siberoptik, geometrik ve asimetrik düşerken
Babalarınızın açtığı aritmetik kuyulara
Diyorlar ki O’nun için zenci kardeşim
Kayıkhanede çingenelerle yatıyor geceleri
Şaraba ve cigaraya tutunuyor diyorlar
Biliyor sanki tüm suallerin sefil serüvenini
Yaşayabilmek için ölümü bilmenin sevinci
O’nda tehlikeli bir aydınlık var zenci kardeşim
Aşkın o büyük cesaret ve kararlılığı

Eriyordu kadehte buz hiç durmadan
Mutlak bir tevekkülle azami ve acemi
Neden dedim içmedim aidsli kardeşim
Yaşamak için sebep bulmalısın dediler
Odalar bir saklı atlas sen yoktun
Odalar kent ortasında bir ıssız ada yoktun
Freud’un bilip tükürüp yazmadığı
Dışarıda ihbarım komşunun fakir sevinci
Dışarıda karsız bir gece kuşatması
Oysa birlikte yıldızları saymadık hiç seninle
Sen çocukluğumun meyve bahçelerini hiç bilmedin
Ne kalmıştı ki elimizde sevdiğim
Otuzumuzdan sonra paylaşmıştık kardeşçe
Hızlı mavi, suçlu kızıl penceremde ışıklar
Ben artık olmayacağım bu yenik mahallede
Ne mutludur namus ve itibarınız ve politik yanınız
Ne mutludur türküm diyen saptırmanız
Durulur mu kininizin tatminsiz denizleri
Zarfsız yalanlarınız ve şanlı iktidarınıza rağmen
Oturmuşum öyle romantik rahat koltuğuma
Sonuçsuz yolculukların melankolik kesişmesi
Nerede kitapların okyanuslara vurduğu öfke
Ben iflah olmam demiştim anti-dostum sizlere
Kaçmalar girmişti yenik düşünceme

Nevizade sokağında kör dilenci kardeşim
Ne çocukluğunda kuzuluğu ne de sonrası koyunluğu
Hayat zorun karesi sindiremedik sonucunu
Yine de çekmiştim yarınlara kılıcımı
Şiir yiyip şiir kusuyordum dünyaya sataşmaktan
Ütopik bir dünyanın sözde aydınlığı adına
Biraz da duygulu kadınların global hatırına
Düşünecek onlarca yalan varken üstelik
Kurgulanacak onca hayal paramatik evrende
Mesela futbol, magazin, yüksek faiz ve banka soygunu
Mesela din, şan, şöhret ve terfi balolarında kumar yada
bir çocuğun senin yolunu düşlemesini düşlemek
Sunabildiğin bir tas çorbanın sevincini görebilmek
Baba olmanın coşkusuyla yüzleşmekte varken
Hayat sefil bir mutluluk simsarı zenci kardeşim
Ve ben başımı çarpalı beri ölümsüzlüğe
Üstelik siz şiirceyi, ben geyikceyi bir türlü öğrenemezken
Tut ki hiç tanımadan birbirimizi ey gülüm
Ellerinizi, gözlerinizi ve de inancınızı bilmeden
Aranıza karıştım her mekan her zamanda
Sancınızı adam gibi yazabilmek sancısı
Fatih’te evliya, Kasımpaşa’da şopardım
Beşiktaş’ta sosyeteye karışmadı hiç adım
Aslen bir keresinde şiirden tutuklandım
Hızlı mavi, suçlu kızıl penceremde ışıklar
Şimdi biz suç muyuz suçlu muyuz çocuklar

16-24/08/2000

SON DEM

Ne vakit göçtüler, sanki sürüldüler.
oysa yerdeki taşın bile bir kalbi vardı
kara tahtada yaramazlar gibiydiler
tebeşirle yazılmış aşklar gibi mi desem
ömrümüzden ne vakit silinip gittiler.
pergel, iletki, tahta cetvel, gönye
veli toplantısı, isim, şehir, bitki,hayvan
sobalı soğuk gecelerde bahçede kardan adam
mektup bekler gibi gözleri kömürden
kapımızda nöbette güvendeyiz her zaman

Ne vakit göçtüler, sanki öldürüldüler.
bakkal ömer, sütçü musa, manav bekir
sıcak bakışlı, şişik yanaklı, sözü bir
dilini bildiğimiz bizi bilen insanlar
ömrümüzün veresiye defteri soldu
ne vakit yıkıldı köşedeki dükkan
bu marketler ne vakit kesti yolumuzu

Kül kokulu sabahlar ve meyve ağaçları
kalem kutusunda tıraşsız kalem yalnızlığı
aşı, öpücük, taktir sonrası tokat
her sabah uykulu, ant içmezsek kabahat
pencerede komşu kızı her daim garantide
sandal ağacı kokardı gece gibi teninde

II

Her kadından biraz hüzün kaldı sende
şehvetle karşılamalısın bundan böyle
huşu içinde ömrün son demini
başını uzatıp bakmalısın tebessümle
tevekkül içinde sırdaşın pencerenden
Arnavut taşlarıyla döşenmiş yorgun sokağına.
Sevişebilmelisin dört nala
mesela şimdi / çökerken akşam
ne ilk ne son kez bir köşede
sevişebilmelisin sahip olamadığın ne varsa
üstelik ıhlamur kokuları arasından
şimdi yalnızlığındır elinde
anılarıyla yüreğine koşan
şimdi yoksul bir baba gibidir biraz da akşam
en son sevgilindir / beklediğindir / adına Azrail deme
çünkü her sevgiliden biraz ölüm kaldı sende.